• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
       
   
      Zamanın da kuralları var, oynarken uyman gereken.

                                             Ahmet Dağ



                                  

Düşenler

 

     DÜŞENLER

    Dirseğim bardağa çarpıyor.  Dolabın kenarından düşüyor. Ben gözlerimle takip ediyorum. Elim ayağım tutulmuş gibi, yakalamak aklımdan geçiyor ama kollarım söz dinlemiyor. Bardak, dört bölümlü dolabın üst katında,  eski resimlerin durduğu rafın önünde, düşmeye devam ediyor. Resimde hepimiz gülüyoruz. Hatırlıyorum, fotoğrafımız çekilir çekilmez suratlarımız asılmıştı. Babam resimden bana bakıyor. Uzatsam avucumu bardağı tutsam, yine de bana kızacak.

   Babam elimden tutmuş, Balipaşa Yokuşu’nu iniyoruz. Eski,  harabe iş hanlarının ortasında patika taşlı yol. Hamallar omuzlarına, babamın beni taşıdığı gibi büyük sepetlere sayaları yüklenmişler, birbirlerine çarpmadan bir handan diğer hana gidiyorlar. Babam ‘Bak, bak yokuşun sonunda deniz görünüyor.’ Bakıyorum, defterime çizdiğim gemiler, gözlerimin önünde öylece duruyorlar. Babam, kolunda sepeti buram buram lahmacun kokan adamı çağırıyor. Birlikte kaldırımda oturup yiyoruz. Babam ne güzel gülüyor.

   Bardak dolaptan düşmeye devam ediyor. Artık dolabın ikinci katında,  annem bu rafa ‘Sabahattin Ali ve Sait Faik’in rafı’ derdi. Bardak sağ elimi geçti. Sol elimi ona doğru savursam yakalayabilirim. Aklımda annemin sesi : ‘Beceriksizsin, tutamazsın.’

   Bir gün hastaydım. Annem inanmadı. “Bir şeyin yok haydi okula” dedi. Ertesi gün hala hastayım, ateşim var. Birkaç saat yalnız kaldım. Sonra annem pazardan geldi. Elindeki oyuncağı görünce, sevinçten ateşim düştü. Annem elini alnıma koyuyor ve beni öpüyor. Acıkmışım “Çorba, o güzel sarı çorbadan”  diyorum. Annem mutfağa giderken bana bakıyor. Ne güzel gülüyor.

   Bardak şimdi üçüncü rafta, küçük biblolar ve bir Safranbolu evi.  Arkasında ağaç dalları, çatısının yarısı kırılmış, oradan evin içine bir yol olmuş. Küçük maket evin salonuna sokuşturulmuş,  otel kartları, çengelli iğneler, kurdeleler, bozuk paralar… Artık ellerim bir işe yaramaz, bardağı belki dizimin yardımıyla tutabilirim.

   Süleymaniye Camisi’nin arkasındaki tezgâhlarda,  bakırdan işlemeli hamam tasları  “Ne kadar?”  diye soramıyorum. Pahalıdır diye korkuyorum. Sorduğum her şeyi almalıyım. Çay bahçesinde yan masada oturan kız, onun da ismini sormuştum. Aldım. Şimdi aile mahkemesinde hâkim benim adımı soruyor: Deniz! Yalnızım.

   Son kat, unutulmuş ders kitapları, üstünde okul numaram, kalp resimleri çizilmiş, kırmızı mavi kalemlerle, bir yarısında baş harfim, diğer yarısı da soru işareti. Hiç sevmemişim. Çıplak ayağımı uzatsam bardağa, düşmesini yavaşlatıp kurtarabilirim.

Bardak, ayağımdan halıya sekiyor, oradan koltuğun kumaşlı kenarına, tekrar halıya yumuşacık bir iniş. Elime alıp pencereden gelen ışığa tutuyorum. Ayağım biraz acıyor. Ne güzel gülümsüyorum. Hiç kırık yok.

Ahmet DAĞ

 


Yorumlar - Yorum Yaz
Takvim
Hava Durumu