• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
       
   
      Zamanın da kuralları var, oynarken uyman gereken.

                                             Ahmet Dağ



                                  

ÇARŞAMBA

       

          Çarşamba 

   Sabah, semtimden kalkan ilk otobüsü mutlaka yakalamalıyım.  Güne,  ilk otobüsün ikinci sırasının cam kenarında başlarsam, o günün rahat, verimli ve güzel geçeceğini düşünürüm. Elimde değil, ama takıntılı biri değilim, yanlış anlamayın sakın. Lakin biliyorum, öyle olduğumu düşüneceksiniz. Yine de aksini kanıtlamak için size küçük bir örnek veriyim. Mesela son durağa gelmiş tam inmek üzereyken işe yaramazın biri beni ararsa, cebimde ki o saçma alet yani cep telefonum çalarsa, anlarım ki o günüm çok telaşlı ve hareketli geçecektir. Bu bir his, takıntı ve yahut saplantılı bir düşünce değil. 

   Anladım, size yetmedi sanırım, bir örnek daha vermeliyim. Tamam şu nasıl; Sinem Pastanesi’nden sabah simidimi alırken, sıcak diye poşete değil de kese kâğıdına koyarsa tezgâhtaki güzel kız - aramızda kalsın bazen bana iyi günler diyor, çok heyecanlanıyorum, - öğlene kadar boş ve rahat bir gün geçireceğim anlamındadır. Tekrar ediyorum, bunlar takıntı değil, bunlara his denilebilir, tecrübe denilebilir,  uzun zamandır denenmiş  kanıtlanmış gerçekler denilebilir, ama  asla takıntı denemez.

   Bazı küçük takıntılarım var tabii, inkar edemem, ama herkes kadar, mesela yerde, ayak altında, kenara konulması gereken bir yiyecek artığı, küçük bir ekmek parçası ve yahut tuz-buz olmuş kraker - en zoru da bu olur,- varsa alırım, bir süre yanımda taşırım, takriben yirmi adım kadar.  Sonra uygun bir yere koyarım. Bu yer bel hizasından yukarı olmalıdır. Kendi belim mi? Yoksa daha uzun ve yahut daha kısa bir insanın beli mi? Bu konuda çok düşümdüm ve  sonunda her zaman olduğu gibi kendi boyumu posumu baz aldım. Aslında beni anlamak o kadar zor değil ama dilerseniz küçük bir örnek daha veriyim. Mesela karşıdan gelen birisi bana selam verdiğinde elimi alnımı değil burnumun ucuna dokundurmadan duramam. Arkamdan gelmişse, işte bu biraz daha karışık. Arkamdan gelen dostum, arkadaşım ve yahut tanıdığım biri bana yetişip selam verirse, önce sağa sonra sola bakar, avucumla burnumu kaşırım, gözlerimi üç kez açar kapar, sonra selamına karşılık veririm. Şimdi, bunlara tam anlamıyla takıntı diyecekseniz, yanıldığınız takıntı değil, olsa olsa en ağır isimlendirmesiyle alışkanlık diyebiliriz.

   Neyse anlaşılan bu konuda sizi ikna edemeyeceğim. Biz bu güne dönelim. Günlerden çarşamba, daha doğrusu şimdi güneşli bir çarşamba sabahı, çengelli harfle başlayan tek gün, bu nedenle beni biraz tedirgin eder. Haftada yedi ayrı gün var, hepsinin ismi farklı farklı, o zaman niye bu günün ismini başına çengel takmışlar. İşte asıl bu ismi koyanlar takıntılı adamlar. Bunlardan korkmalı, saplatılı bunlar.  Kendi hayatlarını takıntılarla yaşanmaz bir hale sokuyorlar. Değil mi? 

   Dedim ya! Çarşamba sabahı, her zaman ki gibi hızlı adımlarla durağa doğru yürürken, tam karşı apartmanda oturan komşum İrfan Bey, dört tane çocuğu var.  İkisi erkek, ikisi kız, sanki eşitlediğinde bir halt oluyor. Kimileri tekli sayılara, kimileri çiftli sayılara takılıyor. Oysa illaki sayılarla ilgili bir takıntı yapacaksanız en tarafsızını seçmelisiniz, benim gibi ben bir sıfırcıyım. Sıfır sevgisi ilkokuldan mı, ortaokuldan mı, liseden mi kalmış bilmiyorum ama ben büyük, kocaman, yusyuvarlak bir sıfırcıyım. Evet yine takıntı diyorsunuz, ama yine yanılıyorsunuz, sadece rakamlara duyduğum saçma bir sevgi, hepsi o kadar. Ne diyorduk İrfan en küçük oğlu olan Salih’i elime tutuşturarak, koşmaktan kızarmış suratıyla;

   “Güzel kardeşim, şunu da son duraktaki Mehmet Usta’ya bırak,  vallahi işe çok geç kaldım. Kovacaklar beni.” Dedi.   

   İrfan o kadar çabuk kayboldu ki çevremden, sokağın ortasında küçük Salih’le kalakaldım. Elimde küçücük bir el, küçük ama sıcacık, gözleri büyümüş yanakları al al olmuş bana bakıyor küçük afacan. Gözümün ucu ile otobüs kuyruğuna bakınca sıranın teker teker eklenerek uzadığını gördüm. Yapacak bir şey yok, küçük beyin elinden çekerek, kuyruğun daha fazla uzamasına meydan vermeden birlikte hızla sıranın sonuna dizildik. Aklımdaki soru şu,  “Cam kenarına kim oturacak?” Kuyruk da uzun, acaba çocuğu aradan göndersem bana yer kapsa,  olmaz mı? İnsan işte şeytanlık düşünmeden duramıyor.   “Ah, ah, güneşten parlayan camdan nasıl da şık görünüyor, ikinci sıradaki yeşil koltuk.” Ama çocuk bana emanet, elini bırakamam, kalabalıkta bir de kaybedersem, Allah korusun. Zaten böyle bir şeyi düşünmek bile ayıp, hele ki bu planı bir de uygularsan. Hem ayıp, hem günah. Ama alışmışım, otobüsün ikinci sırasında yer alan cam kenarında ki yeşil koltuğa oturmaya. Bak şimdi yine takıntı diyeceksiniz, değil vallahi, değil sadece küçük bir alışkanlık.  

   Çevreme bakınıyorum, bir yandan otobüs sırasını keserken, bir yandan da o aksi suratlı, badem bıyıklı şoföre gözüm takılıyor.  Ama ne bıyık, ben diyim badem siz diyin acı badem, bu kadar mı çirkin durur insanda kare şeklindeki badem bıyık, üstüne üstlük adam kısa, sokakta bulduğum ekmek parçasını yirmi adım atıp bel hizamda bir yere koysam adam uzanıp alamaz bile. Zaten sıranın kalabalığı arasında görünmüyor. Kısalığının verdiği avantajla insanların arasından geçiyor ve birden otobüsün kapısı açıyor. Tabii badem bıyığın uzanabildiği en kolay yer otobüsün tamponunun altına gizlenmiş kapı açma düğmesi. Ben beklenmedik ani olaylara karşı da biraz, çok az da olsa rahatsız olurum ama o bademi görürsem ne zaman kapının açılacağını tahmin edip, kendimi bu sese ve izdihama hazırlarım. Bazen gözden kayboluyor bodur kaptan, gafil avlıyor beni. 

   Salih’in elini hiç bırakmıyorum. Çocuk sağa sola bakarak zaman geçiriyor. Acaba, o yeşil koltuğa oturamazsam,  cam kenarına oturan yolcuya; “Çocuğun midesi bulanıyor. Cam kenarına biz geçsek” desem bak bu güzel fikir. Kimse parmak kadar çocuğa kıyamaz. Tamam güzel numara kimseyi de incitmiyorum. Ama sorun şu ki cam kenarında oturacağım oturmasına da  küçük bey de kucağımda olacak. Ben bu koltukta kucağımda bir çocukla hiç oturmadım ki. Bir düşünmek lazım, elimde poşet olunca kucağıma almıyor muyum? İşte böyle bir şey olmalı. Salih kaç kilo acaba? Hem hiç bu kadar ağır çanta ya da poşet taşımadım ki, Salih’e döndüm. “Sen kaç kilosu” çok saçma bir soru, çocuk nereden bilecek kaç kilo olduğunu, mutlaka kafadan sallayacak. Aynı kaç yaşındasın sorusuna cevap verdiği gibi. Ona kalsa onyedi yaşındaymış. 

   Yine de çocuğu bir poşet gibi düşünmek güzel bir fikir.

   İşte bodur Badem geliyor, bak işte orada, birazdan makam koltuğuna kurulur.          “Hazır ol, ufaklık. Şimdi dediğimde otobüsün kapısına doğru yükleneceğiz. Dur, dur Badem bıyıklı bodur Şoför bir şey diyor, dinleyelim.”

   “Arkadaşlar araçta arıza var. Birazdan başka otobüs gelecek” dedi ve hiç bir şey olmamış gibi ayağını süre süre gitti. 

   Zaten canım burnuma gelmiş,  Salih’in kolundan çekerek ; “Bugün iş-miş yok, bir yere gitmiyoruz, hadi bakalım sen evine ben evime, babana selam söyle” dedim. Neyse hiç olmazsa çarşambanın o garip tesadüflerinden de kurtulmuş oldum. Zaten yarın da perşembe Allah büyüktür. Aslında perşembenin de ortasında çengelli bir harf var. Arkadaş ne takıntılı adamlar bunlar, illaki günlerin ismine bir çengel takacaklar. 

Ahmet DAĞ 

Takvim
Hava Durumu