• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
       
   
      Zamanın da kuralları var, oynarken uyman gereken.

                                             Ahmet Dağ



                                  

EDEBİYAT YAZMAK

Edebiyat Yazmak

Muhasib Bey, elinde kalem önündeki beyaz kâğıda bir şeyler karalamasaydı böyle olur muydu? Hafızasındaki derinliklere yer etmiş ve bir türlü dile getiremediği olayları, bu hadiselerin gebe bırakıp, doğurduğu o sonuçları önündeki sarıya çalan beyaz, yırtılabilen, buruşturulup atılabilen, kahverengini veren kükürt, potasyum karışımı üstüne serpilmiş renkli cam tozundan yapılmış, yani bir kibrit çöpüyle yanabilen, hatta bir kenarda okunmadan kalırsa solabilen kâğıda yazar mıydı?

Hadiseyi en baştan anlatayım. Muhasib Bey, sokağının başındaki çay ocağında oturmuş, kendine münhasır küçük bakırdan semaverinde, çayını ve dostunun sözlerini demlerken!  Okul önlüğü üstünde bir çocuk çayhanenin içine daldı. Delikanlı içerideki meraklı gözlere, aynı meraklı bakışlarla cevap verirken, çay ocağı sahibinin tok sesi duvardan duvara, koşarcasına, sürte sürte kulaklara küpe oldu.

‘Delikanlı, bu gün okul yok mu? Senin, günün en müstesna bu okul saatinde ne işin var.’ Muhasib Bey, okulun saati mi? Olur ya Hu, diye aklından geçirdi. Küçük semaver dumanını boynundan yukarı hırıltıyla çıkarırken, sessiz bir tıslama sesiyle cevap verdi.

‘Fos, fos’ sesiydi. Çay ocağında kimsenin duymadığı bu fos sesi, bir cevaptı.

Küçük çocuk, çocuk demişken gözünüzün önüne, yürümeyi yeni öğrenmiş, keyfinden odanın bir ucundan diğer ucuna ayaklarına baka baka yürüyen, durduğu zaman dengesini kaybedip, bacaklarını kırmadan poposunun üstüne yavaş düşüş yapan bir çocuk gelmesin. İllaki gözünüzün önüne bir şey gelecekse okulun başlamasının üstünden, dört matematik, dört fen, üç resim bir de bir türlü anlayamadığı bir yabancı dil geçmiş, bir çocuk gelsin. 

Neyse işte böyle bir çocuk, çay ocağının sahibine baka baka cevap verdi.

‘Abi, ben sadece okumuyorum, bu elimde gördüğünüz kâğıtlar var ya, onları da dağıtıyorum. Okul dediğin şey, bedava değil, aslında bana sorarsan bedava ama babam öyle demiyor. Okul, okumak çok pahalıymış, bunları satın almak için çalışmak gerekiyormuş. Bu çalışma ders çalışması değil ha! İşte bunları dağıtıp para kazanma çalışması. Binlerce kâğıt dağıtıp birler lira kazanma çalışması.’

Muhasib Bey çocuktan gözünü alıp, önündeki semavere çevirdi.

‘Görüyorsun değil mi? Bakır cezve, binler çalış, birler kazan, ,işte tam da bunu anlatmak isterdim. Patrona bakarsan az çalışıp çok kazanıyorlar, işçiye bakarsan çok çalışıp az kazanıyorlar. Alana az, verene çok.’

Küçük çocuk Muhasib Bey’in önüne geldi. Elindeki kırmızı üstüne beyaz yazılmış risaleyi uzattı. Muhasib Bey, otur bakalım ben bunu okurken sende üşümüşündür. Sıcak, tatlı bir örelet iç.’ Çocuğun yüzü gibi önüne çaycı abisinden sıcak bir gül geldi. Yani güllü örelet masaya kuruldu. Kuruldu derken, masaya inat kuruldu. Gül’ler inat olur. Muhasib Bey okumaya başladı.

‘ Den den tarihte, den den sokakta, den den binasının, den katında edebiyat yarışması, kalemine güvenen ya da kendine güvenmeyip, eşinin ve dostunun beğenisine güvenen, parantez içinde tanıdık iteklemesi, coşturup,  yol vermesiyle yazıp, parantezi kapatan, bin kelimeyi geçmeden yazıp bize ulaştırsın. Birinciye çok para, ikinciye az para, üçüncüye çok aferin, bu ödüllerimizi kazanmak isteyen herkes katılabilir.’ Muhasib Beyin sözü biter bitmez semaver uzun, uzun bir foooos sesi çıkarttı.

Çocukta, gül suyunu bitirip, diğer masalara elindeki risaleleri dağıtmaya başlamıştı.

İşte Muhasib Beyin edebiyat yapmaya, -yapmak- kulağa hoş gelse de, mantığa ters geliyor, edebiyat yazmaya, böyle başladı. Aslında edebiyat yazılır mı? Yapılmayacağına göre yazılır.

Ahmet DAĞ

 


Yorumlar - Yorum Yaz
Takvim
Hava Durumu